NASİB
Kahvehane’nin
dibindeki akasya ağacı ne kadar da heybetli görünüyordu. Cami de namazını eda
eden ve yaş ortalaması fikrimce ellili yaşlara tekabül eden amcalar, babalar ve
dedeler çıka gelirdi. Böyle olunca kahveci Şevket babayı tatlı bir telaş alırdı
ve içeriden genç , henüz toy ve bıyıkları dahi terlememiş gençlerden koro
halinde bir ses yükselirdi.
-Şevket Baba!!!
-Geldim gençler.
Hemen kahvehanenin
koyu renkte olan perdeleri çekilir,
gündüz vakti gece yaşanmaya başlanırdı. Kahvehane o haliyle gözüme hep esrarengiz işlerin organize edildiği bir
mekan gibi gelirdi, korkardım.! Dışarıya ise cami cemaatinin garip sohbetine
maruz kalma riskini göze alarak çıkardım. Heybetli akasya ağacının yerlere
kadar uzanan püskülleri ilişirdi gözlerime, dikkat çekmek beklide bir oralet
içme sevdası uğruna tutunurdum akasyanın püsküllerine sallanır, sallanır ve
sallanırdım. Kahvehanenin kapısında Şevket Babanın tepsisinde sarı oraleti
görünce iyice hızlanırdım ve o an düşmekten ziyadesi ile korkardım kimi zaman
ise nasibimi alırdım. Nasib sözcüğü ise yasaktı bu aralar köyde, hatırımıza
düşerdi bir nasipsizin sevdası uğruna dört çocuğu ardında bırakıp aşkı için
kaçışı. Bu düşüncelerdeyken bir ses yükseldi kabaca ve tokca bir ses: ‘
Mustafa’ diyordu. Şevket Babaydı bu ‘oraletini soğutma gel yanıma’ diyordu.
Dikkat çekmeyi başarmış çayın dahi lüks olduğu yokluk ve çaresizlik
zamanlarında bir oraleti hak etmiştim. Hemen oraletimi alıp akasya ağacının
altına koştum ve ufak ufak yudumlamaya başladım, püsküller ise yaramazlıkta benimle yarışıyordu adeta
rüzgarı ardına aldıkça kulaklarıma ve koluma çarparak keyfime sabotajda
bulunuyorlardı.
Yukarıdan büyükçe bir
toz bulutu kalkıyordu koyunların çıngıraklarından o mükemmel ritmik sesler
çıkmaya başladı. Satı halaydı bu yine sabahın erken saatlerinde bitmez tükenmek
bilmeyen enerjisi ve çalışkanlığı ile kalkmış koyunlarını meradan getiriyordu.
Tatlı bir telaş ve hüzün kapladı oraletin ısıtmaya yettiği minik yüreğimi ve annem düştü hatırıma, ne zaman annem düşse
hatırıma koşar sarılırdım eteklerine bağrına basar beni öper ve bahçelerden
alıp getirdiği kırmızı yaz elmasını elime tutuştururdu.
Yine yalnızlığımın ve
kederimin kadim ortağı akasya ağacının altına girip taşlarla kendimce oyunlar
oynuyordum. Yukarıdan ise etrafı sıra
sıra kerpiç evlerle dizili uzun çorak yoldan ceketi omuzlarında yürüyüşünde
külhanbeyi tavırları olan koca dudaklı, sivri ve kel kafalı, duruşu ile bir
pehlivanı andıran fakat bir pehlivan adabından Nasipsiz tavırları olan Kel
Mehmet geliyordu. Kahvedekilerin ve benimde sezmekte olduğum kıyametin bir
habercisiydi bu durum. Yavaş yavaş ortalıktan kaybolmak ve akasya ağacını
heybeti ile baş başa bırakmak gerektiğini düşünerek bir yerlere kaçma
telaşındaydım. Kahvedeki cemaat ve gençler hiyerarşik sıralarından ödün
vermeyerek sıralanıp bir bir uzaklaşıyorlardı. Kel Mehmet yürüyüşündeki
ağırlığı ve kendisine olan güvenini muhafaza ederek hareket ediyordu, yavaşça
geldi ve dışarıdaki sandalyeye ceketini asıp aynı sandalyeye heybetinden ödün
vermeyerek oturdu. Ardından boğazındaki balgamı temizlemek maksadı ile birkaç
kez peşi sıra öksürdü ve ‘kahvem’ dedi. Sahi neredeydi Şevket Baba ve getirmesi
icap eden kahve! Yoktu ve bir daha hiç eskisi gibi olmayacaktı.
Korku sarmıştı yine
beni, korkuyordum bir yaygara çıkmasından ne zaman korksam gitmem icap eden
yere gittim Satı halamın yanına hem de koşarak, ardıma bile bakmayarak çorak
yolu tozutmayarak Kel Mehmet’e görünmeyerek. Minik bedenimin çevik ve bir o
kadar çelimsiz bacaklarına fazla yüklenmiştim ve birden dizlerim üzerine
düştüm. Kanıyordu dizlerim, korkuyordum ve korkum ağır basmıştı. Ağır ağır
çıktım ikinci kata, merdivenler gökdeleni andırıyordu bedenim tükenmeye
başlamıştı. İmdadıma yine o yetişti sarı saçlarımdan akan terimi silip bacağımı
temizlemişti, bu sefer ben değil Satı hala ağlıyordu.
Derken kahve
meydanından bir ses yükselmiş içimi tarifi ve yaşanması imkansız bir trajedi
kaplamıştı. Şevket Baba’nın yere düştüğünü kalkamadığını, Kel Mehmet’in ise
acımasız ve insafsızca tekme attığını gördükçe ağlıyordum. ‘Satı Hala yetiş
yetiş ‘ dedikçe çaresizdim bitkindim ve yardıma muhtaçtım. Satı hala
kimsenin gösteremeyeceği cesareti
göstererek bağırdı ve bu bir acıma değil merhamet değil hakikatin ta kendisiydi
. O gerçekleri söyledikçe ben ağlıyordum babam yerden kalkamıyor annem Nasibe
ise uzaktan olanlara şahitlik ediyordu birden annemi görür gibi oldum aylar
olmuştu beklide görmeyeli, anne diyebildim daha fazlasına gücüm yetmedi.
Babam kalkar gibi
oldu Kel Mehmet durulmuştu karısı Nasibe yani annem! aldı götürdü kocasını,
babama koştum ve sarıldım üstü başı kandı kafasını kaldırıp yüzüme baktı ve
‘akasya ağacında sallan hadi sana oralet yapayım ‘ dedi. O günden sonra oralete
ve akasya ağacına küskünüm bir kahvehane gördüm mü yolum bellidir. Arka sokak!
BARIŞ
YÜKSEL
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder