19 Eylül 2014 Cuma

Nasibsiz


NASİB
Kahvehane’nin dibindeki akasya ağacı ne kadar da heybetli görünüyordu. Cami de namazını eda eden ve yaş ortalaması fikrimce ellili yaşlara tekabül eden amcalar, babalar ve dedeler çıka gelirdi. Böyle olunca kahveci Şevket babayı tatlı bir telaş alırdı ve içeriden genç , henüz toy ve bıyıkları dahi terlememiş gençlerden koro halinde bir ses yükselirdi.
-Şevket Baba!!!
-Geldim gençler.
Hemen kahvehanenin koyu renkte olan perdeleri çekilir,  gündüz vakti gece yaşanmaya başlanırdı. Kahvehane o haliyle gözüme hep  esrarengiz işlerin organize edildiği bir mekan gibi gelirdi, korkardım.! Dışarıya ise cami cemaatinin garip sohbetine maruz kalma riskini göze alarak çıkardım. Heybetli akasya ağacının yerlere kadar uzanan püskülleri ilişirdi gözlerime, dikkat çekmek beklide bir oralet içme sevdası uğruna tutunurdum akasyanın püsküllerine sallanır, sallanır ve sallanırdım. Kahvehanenin kapısında Şevket Babanın tepsisinde sarı oraleti görünce iyice hızlanırdım ve o an düşmekten ziyadesi ile korkardım kimi zaman ise nasibimi alırdım. Nasib sözcüğü ise yasaktı bu aralar köyde, hatırımıza düşerdi bir nasipsizin sevdası uğruna dört çocuğu ardında bırakıp aşkı için kaçışı. Bu düşüncelerdeyken bir ses yükseldi kabaca ve tokca bir ses: ‘ Mustafa’ diyordu. Şevket Babaydı bu ‘oraletini soğutma gel yanıma’ diyordu. Dikkat çekmeyi başarmış çayın dahi lüks olduğu yokluk ve çaresizlik zamanlarında bir oraleti hak etmiştim. Hemen oraletimi alıp akasya ağacının altına koştum ve ufak ufak yudumlamaya başladım, püsküller  ise yaramazlıkta benimle yarışıyordu adeta rüzgarı ardına aldıkça kulaklarıma ve koluma çarparak keyfime sabotajda bulunuyorlardı.
Yukarıdan büyükçe bir toz bulutu kalkıyordu koyunların çıngıraklarından o mükemmel ritmik sesler çıkmaya başladı. Satı halaydı bu yine sabahın erken saatlerinde bitmez tükenmek bilmeyen enerjisi ve çalışkanlığı ile kalkmış koyunlarını meradan getiriyordu. Tatlı bir telaş ve hüzün kapladı oraletin ısıtmaya yettiği minik yüreğimi  ve annem düştü hatırıma, ne zaman annem düşse hatırıma koşar sarılırdım eteklerine bağrına basar beni öper ve bahçelerden alıp getirdiği kırmızı yaz elmasını elime tutuştururdu.
Yine yalnızlığımın ve kederimin kadim ortağı akasya ağacının altına girip taşlarla kendimce oyunlar oynuyordum. Yukarıdan ise  etrafı sıra sıra kerpiç evlerle dizili uzun çorak yoldan ceketi omuzlarında yürüyüşünde külhanbeyi tavırları olan koca dudaklı, sivri ve kel kafalı, duruşu ile bir pehlivanı andıran fakat bir pehlivan adabından Nasipsiz tavırları olan Kel Mehmet geliyordu. Kahvedekilerin ve benimde sezmekte olduğum kıyametin bir habercisiydi bu durum. Yavaş yavaş ortalıktan kaybolmak ve akasya ağacını heybeti ile baş başa bırakmak gerektiğini düşünerek bir yerlere kaçma telaşındaydım. Kahvedeki cemaat ve gençler hiyerarşik sıralarından ödün vermeyerek sıralanıp bir bir uzaklaşıyorlardı. Kel Mehmet yürüyüşündeki ağırlığı ve kendisine olan güvenini muhafaza ederek hareket ediyordu, yavaşça geldi ve dışarıdaki sandalyeye ceketini asıp aynı sandalyeye heybetinden ödün vermeyerek oturdu. Ardından boğazındaki balgamı temizlemek maksadı ile birkaç kez peşi sıra öksürdü ve ‘kahvem’ dedi. Sahi neredeydi Şevket Baba ve getirmesi icap eden kahve! Yoktu ve bir daha hiç eskisi gibi olmayacaktı.
Korku sarmıştı yine beni, korkuyordum bir yaygara çıkmasından ne zaman korksam gitmem icap eden yere gittim Satı halamın yanına hem de koşarak, ardıma bile bakmayarak çorak yolu tozutmayarak Kel Mehmet’e görünmeyerek. Minik bedenimin çevik ve bir o kadar çelimsiz bacaklarına fazla yüklenmiştim ve birden dizlerim üzerine düştüm. Kanıyordu dizlerim, korkuyordum ve korkum ağır basmıştı. Ağır ağır çıktım ikinci kata, merdivenler gökdeleni andırıyordu bedenim tükenmeye başlamıştı. İmdadıma yine o yetişti sarı saçlarımdan akan terimi silip bacağımı temizlemişti, bu sefer ben değil Satı hala ağlıyordu.
Derken kahve meydanından bir ses yükselmiş içimi tarifi ve yaşanması imkansız bir trajedi kaplamıştı. Şevket Baba’nın yere düştüğünü kalkamadığını, Kel Mehmet’in ise acımasız ve insafsızca tekme attığını gördükçe ağlıyordum. ‘Satı Hala yetiş yetiş ‘ dedikçe çaresizdim bitkindim ve yardıma muhtaçtım. Satı hala kimsenin  gösteremeyeceği cesareti göstererek bağırdı ve bu bir acıma değil merhamet değil hakikatin ta kendisiydi . O gerçekleri söyledikçe ben ağlıyordum babam yerden kalkamıyor annem Nasibe ise uzaktan olanlara şahitlik ediyordu birden annemi görür gibi oldum aylar olmuştu beklide görmeyeli, anne diyebildim daha fazlasına gücüm yetmedi.
Babam kalkar gibi oldu Kel Mehmet durulmuştu karısı Nasibe yani annem! aldı götürdü kocasını, babama koştum ve sarıldım üstü başı kandı kafasını kaldırıp yüzüme baktı ve ‘akasya ağacında sallan hadi sana oralet yapayım ‘ dedi. O günden sonra oralete ve akasya ağacına küskünüm bir kahvehane gördüm mü yolum bellidir. Arka sokak!



                                                                                                                                      BARIŞ YÜKSEL 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder