KAR VE YAĞMUR
Ellerinin üzeri pembe tondan açık kırmızı bir tona doğru
seyrederken parmak uçlarının ritim tutup zonklaması sonucu üşüdüğünü ve iş
göremez hale geldiğini hissetti. Gitme vakti gelmiş, zaman hızlanarak akrebin
mücadelesine yelkovanın etkisizliğine şahitlik ediyordu. Güneş yerini karanlığa
emanet ederken, koyun ve keçilerini ağıla getirmesi gerektiğini düşündü.
Yerinden doğrulup, ellerini ısıtmak maksadı ile azgına götürüp nefesinin
sıcaklığını boşalttı, ayazdan çatlamış kıpkırmızı ellerine.
Ufukta güneşin batarken ortaya çıkardığı kızıl rengin
esrarına dalarak şapkasını kulaklarına geçirdi, yürüyüşündeki kabulleniş ve
yorgunluğa aldırmadan hızlandı. Bu yıl yağmur yoktu, toprak ayazın çıplak ve
yakıcı etkisi karşısında tüm kasveti ile adeta taş kesilmişti. Mezarlığa doğru
geldiğinde ise kızıl güneş emanetini teslim ediyordu bir ara geçmişi düşündü ve
koşarak uzaklaşmanın gerekliğine kanaat getirdi. Nihayet koyunlarının da sesleri
duyuluyordu, biraz daha yürüdüğünde koyunlarını gördü, gerek kuraklığın etkisi
gerekse kendi yalnızlığına benzettiği çorak tepeye uzun uzun baktı. Koyunlarını
önüne katıp irili ufaklı ,dar fakat geçmişin esrarını derinliklerinde
barındıran yollardan geçirerek ağıla getirdi. Koyunların ağıla yaklaştığını
duyan ve annelerinin kokularını alan minik kuzular meleşmelerini
hızlandırıyordu. Ne vakit bu tablo ile karşılaşsa annelik hissiyatının
kutsallığı ve yüceliğine şahit olmanın gururunu yaşardı.
Ağılın kapısını sıkı sıkıya kapatmış soğuğun etkisini de bir
nebze kırmak için kapı aralarında açık kalan yerlere çuval sokuşturmuştu. Koyunlarını
ve meleşmelerini ardında bırakıp yavaş yavaş uzaklaşırken yalnızlığı ve hep
yalnız kalması gerektiğini hatırladı. Elini cebinden çıkarıp bir sigara yakmak
isterken havanın soğukluğuna yenilmişti hiç cesur ve güçlü olamamıştı. Ağaçlar
büzüşmüş gökyüzünde ise birkaç yıldızdan başka bir şey görünmüyordu. Kerpiç
evinin eski kapısını açarak antrede duran odun ve tezek parçalarını alarak
sobasını tutuşturmuştu, kerpiç ev hızla ısınmaya başlamış ve bedenini müthiş
bir yorgunluk ile beraber uyku hali kaplamıştı.
Löküs lambadan yayılan ışık odanın içerisine otantik ve
gizemli bir hava katmıştı. Kerpiç evin nakışlı ve usta işi belli olan tarihi
kapısı birbiri ardına inen yumrukların etkisi ile narin yapısına alışık
olunmadık darbeler ile sarsılıyordu. ‘ Halil kalk Halil! geldi seni öldürecekler
Halil kalk!’ sesi duyan Halil yine
gördüğü kabusların etkisinde olduğunu düşünerek uykusuna daldı. Biraz sonra
sürekli ve can havli ile havlayan köpeği Karabaşın sesini duydu, korkmaya
başlamıştı zira çok severdi korkmayı çaresiz oluşunun psikolojisi ile de
düşünmeye çalışıyordu. Dışarı sanki aydınlanmış gibi görünüyordu yerinden
doğrulduğu vakit araba ve insan sesleri duymaya başladı.
Geliyorlardı artık! Sürekli hayalini kurduğu fakat sonunu
getirmekten imtina ettiği gerçek kapısındaydı. Birden o geceyi hatırlamıştı
sonunu düşünemeyişinin pişmanlığını yaşıyordu. Nefes alıp vermesi hızlanmış
sesler yaklaşmaya başlamıştı. Hemen üzerini giyip silahını aramaya koyuldu
fakat yoktu, kaçması gerekiyordu hem de çok uzaklara acının ve kurşunun
ulaşamayacağı babacan insanların olduğu yeşil memleketlere. Kerpiç evin
kapısını titizlikle açmış dışarıyı kolaçan etmek için kafasını uzatmıştı seslerin
daha da yaklaştığını duydu. Az evvel kapıyı olanca gücü ile yumruklayanın ise
Süleyman olduğunu düşünüyordu. Korkak Süleyman diye iç geçirdi, sonra kendini
düşündü sahi kendisi korkmuyor muydu?
Koşuyordu, ölümün ardından kovalayışı karşısında sonunu
düşünmek dahi istemiyordu. Nefes alıp verişi hızlanmış gözleri kocaman olmuştu.
Geride ağılını,koyunlarını,mezarlığı, çorak tepeyi ve kerpiç evin kapısını
bırakarak koşuyordu. Birden durup kafasını kaldırdı, ışıklar görünüyor sesler
duyulmaya başlıyordu sonu yoktu bu kaçışın dinlenmeye ve ölümü sakince
beklemeye karar verdi. Hatırına evvelce zaman önce ölümünün altına imza atışı
geldi. Sormuştu mahkemede hakim ‘ Şahit misin olanlara arkadaşın Ahmet öldürdü
mü Emine yi. ’ susuyordu tıpkı şimdi olduğu gibi susuyordu. Derken gök kubbe delinircesine gözyaşını boşaltmaya
başladı, hem çorak karada toprağa karışan Emine’nin üzerine hem de bir kaya
dibinde ölümü bekleyen korkak Halil’in üzerine.
Korkak Halil derlerdi bu adama acıdan ve korkudan geçen bir
ömrün seyir taşı vazifesini üstlenmişti. Yıllar önce Emine’sini öldüren ağanın
oğlu Ahmet’i bırakın öldürmeyi iki tokat bile atamamıştı. ‘Öldürürüz seni’
demişlerdi Korkak Halile de susmuştu zira severdi susmayı ve korkmayı. En yakın
arkadaşı,dostu ve gardaşı Ahmet’e atmışlardı suçu da iki kelime edemeyip üstüne
şahit olmuştu oyunlarına. Lapa lapa kar yağıyordu o vakitler ölüp giden
Emine’nin körpecik bedenine, şimdi ise şakır şakır yağmur yağıyor bir dost
kurşunu ile ölüp giden Korkak Halil’in üzerine!
BARIŞ
YÜKSEL
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder