20 Eylül 2014 Cumartesi

KAR VE YAĞMUR

KAR VE YAĞMUR

Ellerinin üzeri pembe tondan açık kırmızı bir tona doğru seyrederken parmak uçlarının ritim tutup zonklaması sonucu üşüdüğünü ve iş göremez hale geldiğini hissetti. Gitme vakti gelmiş, zaman hızlanarak akrebin mücadelesine yelkovanın etkisizliğine şahitlik ediyordu. Güneş yerini karanlığa emanet ederken, koyun ve keçilerini ağıla getirmesi gerektiğini düşündü. Yerinden doğrulup, ellerini ısıtmak maksadı ile azgına götürüp nefesinin sıcaklığını boşalttı, ayazdan çatlamış kıpkırmızı ellerine.

Ufukta güneşin batarken ortaya çıkardığı kızıl rengin esrarına dalarak şapkasını kulaklarına geçirdi, yürüyüşündeki kabulleniş ve yorgunluğa aldırmadan hızlandı. Bu yıl yağmur yoktu, toprak ayazın çıplak ve yakıcı etkisi karşısında tüm kasveti ile adeta taş kesilmişti. Mezarlığa doğru geldiğinde ise kızıl güneş emanetini teslim ediyordu bir ara geçmişi düşündü ve koşarak uzaklaşmanın gerekliğine kanaat getirdi. Nihayet koyunlarının da sesleri duyuluyordu, biraz daha yürüdüğünde koyunlarını gördü, gerek kuraklığın etkisi gerekse kendi yalnızlığına benzettiği çorak tepeye uzun uzun baktı. Koyunlarını önüne katıp irili ufaklı ,dar fakat geçmişin esrarını derinliklerinde barındıran yollardan geçirerek ağıla getirdi. Koyunların ağıla yaklaştığını duyan ve annelerinin kokularını alan minik kuzular meleşmelerini hızlandırıyordu. Ne vakit bu tablo ile karşılaşsa annelik hissiyatının kutsallığı ve yüceliğine şahit olmanın gururunu yaşardı.

Ağılın kapısını sıkı sıkıya kapatmış soğuğun etkisini de bir nebze kırmak için kapı aralarında açık kalan yerlere çuval sokuşturmuştu. Koyunlarını ve meleşmelerini ardında bırakıp yavaş yavaş uzaklaşırken yalnızlığı ve hep yalnız kalması gerektiğini hatırladı. Elini cebinden çıkarıp bir sigara yakmak isterken havanın soğukluğuna yenilmişti hiç cesur ve güçlü olamamıştı. Ağaçlar büzüşmüş gökyüzünde ise birkaç yıldızdan başka bir şey görünmüyordu. Kerpiç evinin eski kapısını açarak antrede duran odun ve tezek parçalarını alarak sobasını tutuşturmuştu, kerpiç ev hızla ısınmaya başlamış ve bedenini müthiş bir yorgunluk ile beraber uyku hali kaplamıştı.

Löküs lambadan yayılan ışık odanın içerisine otantik ve gizemli bir hava katmıştı. Kerpiç evin nakışlı ve usta işi belli olan tarihi kapısı birbiri ardına inen yumrukların etkisi ile narin yapısına alışık olunmadık darbeler ile sarsılıyordu. ‘ Halil kalk Halil! geldi seni öldürecekler Halil kalk!’  sesi duyan Halil yine gördüğü kabusların etkisinde olduğunu düşünerek uykusuna daldı. Biraz sonra sürekli ve can havli ile havlayan köpeği Karabaşın sesini duydu, korkmaya başlamıştı zira çok severdi korkmayı çaresiz oluşunun psikolojisi ile de düşünmeye çalışıyordu. Dışarı sanki aydınlanmış gibi görünüyordu yerinden doğrulduğu vakit araba ve insan sesleri duymaya başladı.

Geliyorlardı artık! Sürekli hayalini kurduğu fakat sonunu getirmekten imtina ettiği gerçek kapısındaydı. Birden o geceyi hatırlamıştı sonunu düşünemeyişinin pişmanlığını yaşıyordu. Nefes alıp vermesi hızlanmış sesler yaklaşmaya başlamıştı. Hemen üzerini giyip silahını aramaya koyuldu fakat yoktu, kaçması gerekiyordu hem de çok uzaklara acının ve kurşunun ulaşamayacağı babacan insanların olduğu yeşil memleketlere. Kerpiç evin kapısını titizlikle açmış dışarıyı kolaçan etmek için kafasını uzatmıştı seslerin daha da yaklaştığını duydu. Az evvel kapıyı olanca gücü ile yumruklayanın ise Süleyman olduğunu düşünüyordu. Korkak Süleyman diye iç geçirdi, sonra kendini düşündü sahi kendisi korkmuyor muydu?

Koşuyordu, ölümün ardından kovalayışı karşısında sonunu düşünmek dahi istemiyordu. Nefes alıp verişi hızlanmış gözleri kocaman olmuştu. Geride ağılını,koyunlarını,mezarlığı, çorak tepeyi ve kerpiç evin kapısını bırakarak koşuyordu. Birden durup kafasını kaldırdı, ışıklar görünüyor sesler duyulmaya başlıyordu sonu yoktu bu kaçışın dinlenmeye ve ölümü sakince beklemeye karar verdi. Hatırına evvelce zaman önce ölümünün altına imza atışı geldi. Sormuştu mahkemede hakim ‘ Şahit misin olanlara arkadaşın Ahmet öldürdü mü Emine yi. ’ susuyordu tıpkı şimdi olduğu gibi susuyordu. Derken  gök kubbe delinircesine gözyaşını boşaltmaya başladı, hem çorak karada toprağa karışan Emine’nin üzerine hem de bir kaya dibinde ölümü bekleyen korkak Halil’in üzerine.

Korkak Halil derlerdi bu adama acıdan ve korkudan geçen bir ömrün seyir taşı vazifesini üstlenmişti. Yıllar önce Emine’sini öldüren ağanın oğlu Ahmet’i bırakın öldürmeyi iki tokat bile atamamıştı. ‘Öldürürüz seni’ demişlerdi Korkak Halile de susmuştu zira severdi susmayı ve korkmayı. En yakın arkadaşı,dostu ve gardaşı Ahmet’e atmışlardı suçu da iki kelime edemeyip üstüne şahit olmuştu oyunlarına. Lapa lapa kar yağıyordu o vakitler ölüp giden Emine’nin körpecik bedenine, şimdi ise şakır şakır yağmur yağıyor bir dost kurşunu ile ölüp giden Korkak Halil’in üzerine!
                                                                                                                                  

                                                                                                                                   BARIŞ YÜKSEL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder